Ara
  • Sinan Baykent

Mussolini'nin Yahudi yoldaşları: 1922-1938 arasında İtalya'daki Yahudi faşistlerin kısa tarihi

Hitler önderliğindeki nasyonal-sosyalizm henüz Avrupa milliyetçiliğini birinci elden şekillendirmemişken Mussolini'nin faşist hareketi İtalya'daki Yahudilerle ittifak hâlindeydi. Gerçekten de Mussolini 1938 yılına değin İtalyan Yahudilerle fevkalade barışçıl ilişkiler kurmanın ötesinde onları ulusal bünyenin ayrılmaz bir parçası şeklinde telakki etmiştir.

Margherita Sarfatti (1880-1961)

Günümüzde "faşizm" bahsi açılır açılmaz söz konusu kavramın antisemit duygular çağrıştırdığını düşünenler var. Daha doğrusu bu durum artık bir alışkanlık hâlini almış ve zihinlerde kalıplaşmıştır. Oysa faşizm, İtalya'da iktidara geldiği 1922 yılından İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıç safhasına kadar bir bütün olarak Yahudilere karşı menfî bir tavır içerisinde bulunmamıştır. Dahası, İtalya özelinde dönemin pek çok önde gelen Yahudi şahsiyeti Benito Mussolini'yi (1883-1945) hararetle savunmuş, ona destek çıkmıştır.


Tarihsel planda değerlendirildiğinde faşizm her ne kadar nasyonal-sosyalizmin bir öncüsü olarak - dolayısıyla farklı bir formatla - tarih sahnesine çıkmışsa da zamanla nasyonal-sosyalizmin küçük bir ortağı, silik bir yörüngesi konumuna indirgenmiştir. Gerçekten de İkinci Dünya Savaşı'nın seyrine baktığımızda bu tespitin gerçeklik ihtiva ettiği doğrudur. Ne var ki faşizm aynı zamanda nasyonal-sosyalist fikriyatın Almanya'da iktidara gelmesinden önce (1933) tamı tamına 11 yıl boyunca İtalya'nın kaderine bilfiil hükmetmiştir. Dolayısıyla faşizmin tarih içinde oluşan kendi müstakil pratiğinin varlığı da nesnel bir veri olarak önümüzde durmaktadır.


Anarko-sendikal hareketten gelen Benito Mussolini (1883-1945), faşizmin felsefî-teorik temellerinin atıldığı yıllardan 1938 yılına değin Yahudilere karşı bir ön-yargı beslemekten çok uzak bir profil çiziyordu. 1938 yılında İtalya'da ilk antisemit yasalar çıktığında dahi tarihçiler bu hamlenin Mussolini'nin antisemitizminden dolayı değil, Almanya ile kurmak istediği ittifaktan kaynaklandığı üzerinde mutabık kalıyorlar. Öyle ki, henüz 1932 yılında Mussolini "İtalya'da antisemitizm yoktur" (1) açıklamasını yapmıştı. Bu anlamda Renzo De Felice imzasıyla 1961 yılında yayımlanan Storia degli ebrei sotto il fascismo ile Meir Michaelis'in 1978 yılında yayımlanan Mussolini and the Jews adlı eserleri değerli kaynaklar mahiyetindedir.


İtalya'da pek çok Yahudi 1921 yılından itibaren Ulusal Faşist Parti'ye katıldı. Gerçekten de diğer Avrupa ülkeleriyle mukayese edildiğinde İtalya'da Yahudiler ulusal bünyeye oldukça iyi uyum sağlamış görünüyorlardı. Radikal Katolik muhitin dışında antisemitizme başvuran siyasî aktörler de oldukça azdılar.


Kilise ile mütemadiyen gerilimli ilişkilere sahip olan Mussolini kendisini evvela bir "devrimci" olarak tanımlıyordu. Gerçekten de şair D'Annunzio önderliğindeki Fiume macerası, Filippo Marinetti'nin inisiyatifiyle ilân edilen Fütürist Manifesto ve Mussolini'nin eski sosyalist-anarşist eğilimleri dikkate alındığında faşizmin devrimci bir birikimden ilham aldığı, bu anlamda - en azından çıkış yılları bağlamında - konformist bir yapıyı kendi içinde reddettiği aşikârdır. Faşizmin çekirdek kadrosunda dindar-Katolik şahsiyetlerin olmayışı (veya parmakla gösterecek kadar az oluşu) söz konusu büyük resmi teyit etmektedir.


Adolf Hitler'in (1889-1945) aksine Mussolini antisemit değildi. Böylesi bir tavrı içselleştirmemesinin yanında Mussolini'nin Yahudilere "milliyetçi hareketin bir bileşeni" şeklinde yaklaşması da bugün unutulmuş vakıalardandır. 1929 yılında yaptığı bir konuşma esnasında Mussolini Yahudilerin "İtalyanlardan daha Romalı" olduklarını dillendirmişti. 1932 yılında biyografi yazarı Emil Ludwig'le yaptığı söyleşilerde "artık saf ırklar kalmadı. Yahudiler bile başkalarıyla karıştılar. (...) Bir ırkın diğerinden daha üstün yahut daha saf olduğuna dair biyolojik kanıtlar getirilebileceğine inanmıyorum. (...) Gurur duygusunun salt ırk aidiyetine dayanan bir trans hâline tekabül etmesi gerekmez. İtalyan Yahudiler daima birer örnek vatandaş oldular ve asker olarak cesaretle savaştılar. Üniversitelerde, orduda ve bankalarda Yahudiler oldukça saygıdeğer konumlarda bulunuyorlar" (2) ifadelerini kullanan Mussolini, Yahudileri iktidara ortak etmek için de epey gayret sarf etmiştir.


Dr. Aldo Finzi (1891-1944) Büyük Faşist Konsey'in (BFK) önemli üyelerindendi ve bir dönem İçişleri Bakanı Yardımcılığı görevini üstlenmişti. Bankacılık sektöründe oldukça parlak bir kariyer yapan Guido Jung (1876-1949) Mussolini'nin 1932-1935 yılları arasında Maliye Bakanı olmuş, dahası BFK'da yer almıştır. Bir başka bankacı olan Ettore Ovazza (1892-1943) Roma'ya Yürüyüş'ten başlamak üzere uzun yıllar Ulusal Faşist Parti'de faal görevlerde bulunmuş, "Nostra Bandiera" (Bayrağımız) adıyla Torino kentinde kurduğu gazeteyi de partinin hizmetine sunmuştur.


Unutulmamalıdır ki burada bahsi geçen ve vaktiyle Ulusal Faşist Parti'ye katılan Yahudilerin önemli bir kısmı Siyonizm'i desteklemiyorlardı. Öyle ki Ovazza, "Bayrağımız" adlı gazeteyi kurmasının gerekçesini şöyle açıklıyordu: "Biz bir gözü Roma'da diğer gözü Kudüs'te olan Siyonistleri dışlıyoruz. Siyonizm ırk siyasetinin en büyük müttefiklerindendir." Aynı Ovazza, gazeteyi dönemin "İsrail" adlı Siyonist gazetenin Yahudilerle ilgili "gayrı-ulusal" ve "menfî" yaptığı tezviratın önüne geçmek için kurduğunu da ilave ediyordu. (3)


ARTE kanalının 2006 yılında yayınladığı ve iki bölümden oluşan belgeselde İtalya'da 1922-1938 yılları arasında İtalya'da yaşayan Yahudi topluluğunun üçte birinin Ulusal Faşist Parti'ye üye olduğu yahut sempati beslediği ifade ediliyor. (4) Söz konusu istatistikler çeşitli akademik eserler vasıtasıyla ayrıca doğrulanıyor.


1920'li yılları oldukça barışçıl bir ortamda geçiren İtalya Yahudileri için 1933 yılı ise bir milat olmuştu. Almanya'da nasyonal-sosyalist iktidarın yerleşmesiyle birlikte İtalya'da da faşist gazeteler antisemit söyleme başvurmaya başladı. Faşistler Yahudileri Siyonist olmakla suçluyorlardı. Ovazza'nın sözlerinden aslında bu konuda yanılmadıklarını görebiliriz. Ne var ki Siyonist/anti-Siyonist ayrımı bugünkü gibi keskinleşmediğinden, polemik saldırılar topyekûn Yahudileri hedef almaya başlamıştı.


İlginçtir, 1930'lu yıllarda antisemitizm Faşist İtalya'da yükselişe geçerken Mussolini eşzamanlı olarak yeni bir Libya seferine çıkıyordu. Büyük direnişçi Ömer Muhtar'ı (Allah ona rahmet eylesin) idam eden sömürgeci İtalya ordusu Libya'yı talan etmekle meşgulken, Mussolini eşzamanlı olarak "Spada dell'Islam" yani "İslâm'ın Kılıcı" unvanını üstleniyordu! Daha sonraları Hitler, Martin Bormann'ın derlediği notlarda da görüleceği üzere, Mussolini'nin bu hareketini "komik" bulacak ve "İslâm'ın Kılıcı" unvanının ancak Hz. Muhammed'e (sav) veya Hz. Ömer'e (ra) yaraşacağını belirtecekti. (5) Gerçekte Mussolini Kuzey Afrika ile Ortadoğu'daki Müslüman toplumlara şirin gözükmek istiyor, onları bu vesileyle İtalyan boyunduruğuna daha kolay almayı amaçlıyordu.


1938 yılında nasyonal-sosyalist Almanya'yla kurduğu ittifak ışığında meşhur "ırk yasaları"nı çıkaran Mussolini'nin devlet işleriyle özel hayatı arasındaki sınırı muhafaza etmeye devam etmesi ise dikkate değerdir. Gerçekten de Mussolini aralarında en tanınmışı Margherita Sarfatti (1880-1961) olan pek çok Yahudi metresiyle ilişki yaşamıştır. Özellikle Sarfatti'ye Mussolini'nin uzun yıllar "ilham perisi" nazarıyla baktığı, Sarfatti'nin de bir fırsattan istifade etmek suretiyle devlet politikalarına dolaylı da olsa etki ettiği bugün bilinmektedir.


Margherita Sarfatti faşizm lehine yıllarca uluslararası faaliyetlerde bulunmuş, bu kapsamda 1926 yılında yayımladığı "Dux" (Duce, lider) adlı kitabıyla Mussolini'nin kişisel karizmasının inşasına önemli katkılar vermiştir. İlk olarak 1925 yılında İngiltere'nin başkenti Londra'da yayımlanan kitap, 1926 yılında İtalya'da piyasaya sürülmüş ve akabinde de 17 farklı dile tercüme edilmiştir.


Nihayet Sarfatti 1934 yılına dek Mussolini'nin "özel danışmanı" olarak kalmış, 1938 yılında kabul edilen ırk yasalarını müteakip ise Latin Amerika'ya kaçmıştır.


18 Eylül 1938 tarihinde bizzat Mussolini tarafından açıklanan ırk yasaları, İtalyan ırkının "Aryan" ırk ailesine mensup olduğunu, Doğu ve Afrika kökenli insanlar tarafından "kirletilmemesi" gerektiğini, Yahudilerin de bu anlamda bir "kirletici unsur" teşkil ettiğini, evliliklerin bundan böyle ırk esaslarına göre düzenleneceğini - özetle Almanya'da 1935 yılında Nürnberg kentinde vücuda getirilen ırk yasalarının bir kopyasını andırıyordu.


Her ne kadar Mussolini İtalya'da herhangi bir toplama kampı kurdurup işlettirmemişse de, 1943 yılından sonra Almanlar Borgo San Dalmazzo'da bir kamp inşa etmişlerdir. 1943 yılında ilân edilen İtalyan Sosyal Cumhuriyeti'yle birlikte artık Mussolini'nin faşizmi bütünüyle nasyonal-sosyalist yörüngeye girmiş, adeta bir hayalet pozisyonuna düşmüştü. 1943-1945 yılları arasında Sosyal Cumhuriyet sınırları dâhilindeki infaz mangaları olağanlaşmış ve tasfiyeler hız kazanmıştı. Bu anlamda Mathilde Aycard ile Pierre Vallaud'un kaleme aldıkları Salo, L'Agonie du Fascisme başlıklı eserini - Fransızca bilenler için - önermek isterim.


Faşizm; anarşist, sendikalist, sosyalist, militarist, milliyetçi ve devrimci nitelikleri haiz (beğenilsin yahut beğenilmesin - hakikat budur) bir ideolojiydi. Başlangıçta antisemit ve/veya ırkçı değildi. Mussolini'nin yayılmacı fantezileri ile nasyonal-sosyalist rejime verdiği taahhütler onu herkesin bildiği korkunç sona hazırladı. Faşizm, İtalya'da belli bir tarihsel bağlam çerçevesinde, Avrupa'daki dönemin toplumsal dinamiklerinden faydalanarak ortaya çıktı. Fakat en önemlisi Faşizm her şeyden önce bir "İtalyan olgusuydu". Başka bir deyişle İtalya'ya has ulusal koşulların ve etkenlerin rolü fevkalade baskındır. Fakat faşizm yıllar içinde "Almanlaştı" ve nasyonal-sosyalizme kaydı. Daha doğrusu nasyonal-sosyalizm faşizmi yuttu, tıpkı diğer Avrupa milliyetçiliklerinin çoğunluğunu yuttuğu gibi.


Faşizm, "İtalyan" kalmayı başarabilseydi, Mussolini Hitler yerine müttefiklerle güç birliği yapsaydı (ki bir dönem niyeti tam olarak buydu) acaba ne olurdu? Öyle inanıyorum ki şayet yayılmacılık prensibine bu denli düşkünlükle sarılmamış ve ırkçılığa müsamaha göstermemiş olsaydı bile, faşizm hayatta kalamazdı. Çoğu analist faşizmin Franco (1892-1975) ve Salazar (1889-1970) gibi liderlerle 1970'li yıllara değin yaşadığını iddia ediyor ise de bence yanılıyor. İspanya'da Franco ve Portekiz'deki Salazar rejimleri tabiatları itibariyle fevkalade "klerikal" ve dindar bir temele oturuyordu ve bu anlamda Mussolini'nin aslî çizgisinin çok uzağında kalıyordu. Bu anlamda bence "faşist" karakterli rejimler mevzubahis değildi. Franco ile Salazar ikilisinin rejimleriyle İkinci Dünya Savaşı sonrasında 30 yıl ayakta kalabilmiş olmasını Kilise'ye olan bağlılıklarında aramak gerektiğine düşünenlerdenim.


Şüphesiz ki tarih, olan ve gerçekleşen olaylarla okunmalıdır. Bu anlamda tarihi "eğer", "şayet" ve "keşke" gibi sözcüklerle irdelemek olanaksızdır. Öte yandan tarihi çözümlerken kavramların kullanımlarına, bağlamlarına ve muhteviyatlarına da hassasiyetle yaklaşılmalıdır. Tarih bir bütünse - ki öyledir - bütünü oluşturan parçalar her zaman ete kemiğe bürünen bütünle aynı yönde seyretmeyebilir. Parçalara hususen eğilmek ise tarihi bir bütün olarak anlayabilmenin yegâne yoludur.



(1) Mussolini, éditions Chronique, "Chroniques de l'Histoire", 1997, s. 71.

(2) age, s. 71.

(3) Jews in Italy under Fascist and Nazi Rule 1922-1945, Cambridge University Press, 2005, s. 27.

(4) "Le fascisme italien en couleurs", ARTE, 2006.



(5) Martin Bormann'ın Derlemelerinden Hitler'in Siyasî Vasiyeti, Sinan Baykent, Cinius Yayınları, 2019, s. 72.

17 görüntüleme

Sinan BAYKENT © 2019. Tüm Hakları Saklıdır.